Suat Çetiner Yaşam Yazarlarımız

Bir Günün Hikayesi – Bölüm 3

PaylaşTweetlePaylaşPin0 Paylaşımlarİnsan ömrü yılkı atının yaşadıkları kadar taşıyıcıdır derken düşünüyorum. Çocuğun ağlaması kadının âşık olması, ocaktaki yemeğin kaynama noktasından seslenişi dirilmenin yâda ölümün konaklaması mıdır? Diyerek sorgulamalar yükleniyorum. Özgür doğanlardır..

Bir Günün Hikayesi – Bölüm 3

İnsan ömrü yılkı atının yaşadıkları kadar taşıyıcıdır derken düşünüyorum. Çocuğun ağlaması kadının âşık olması, ocaktaki yemeğin kaynama noktasından seslenişi dirilmenin yâda ölümün konaklaması mıdır? Diyerek sorgulamalar yükleniyorum.

Özgür doğanlardır atlar. Çocuklarda öyle. Tohumun çatlaması, fidanın boy atarken meyvenin çığlığı doğanın özgür adımlamalarıdır.

Farkındalık sonrasında ekosistem olarak adlandırılan yapılanmadır hayatımıza dokunan. ‘’Buraya kadar’’ dersek ‘’Yapma çocuğum’’ diyen ses patronumuza aittir. Bir diğer patron ‘’Sınavdan yetmiş alamazsan sınıfı geçemezsin’’ der. Sanırım gülümsüyoruz…

Bakkal örneğini vereyim. Bakkal kendisinden istenilenin karşılığında neden para ister? Evin annesi ‘’Neden yemek pişirmedin?’’ diyen kocasına ‘’Para mı bıraktın da yemek bekliyorsun herif’’ neden der? Farkındalıktan olabilir mi?

Ve bizler, hedefe ulaşmayı başaramazsak hayatın yılkı atlarıyızdır.

Dördüncü sınıftan itibaren yıldızları, dört mevsimi, gece ile gündüzü sorgulamaya başladım. Neden üşüyorum, neden terliyorum vs sorularımın yanıtı peşinde koşturdum. Sanırım öğretmen olmamın nedenlerinden biridir sorular. Beni bu tür sorulardan çekip kurtaracak mucize mesleğimle ilgiliydi.

Dün farklı enstantane yaşadım. Kardeşim dediğim dostumla dilaltı kelimelerin tırstığı saatlerde sohbet ettik. Kamuda çalışan arkadaşımın dertlerini seyreltmeye çalıştım. Evinin taraçasında oturmuştuk. Önümüz boşluktu. Çalıştığı kurumdaki idarenin baskısından dem vurmaktaydı. Edinilen onca diplomadan sonra kölenin hala zincirli olduğunu söylüyordu. ‘’Liyakatimi on sekiz yaşında tamamlamışım beynimin onca donanımını hala neden kabul etmiyorlar’’ demekteydi. Dostumu sessizce dinlerken yer yer gülümsedim. Genç arkadaşım polis memuruydu. Latife olsun diye ‘’Oğlum belinizde taşıdığınız silah son derece itici. Öncelikle ben haz etmiyorum. Hele her an atıl kurt der gibi bakan Tarkan gözlerinden ciddi ciddi çekiniyorum’’ dedim. ( Yolu ışık yolundan geçsin sevgili Kartal Tibet’imizin)

Arkadaşım yaptığım teşbih sanatıma hayran kaldı. Sohbet sırasında sakinleştirme hamleme ısrarla direndi. ‘’Kuğu gölü balesi oyuncusu gibisin çocuğum, ölümün fedaileri parmak uçlarınızdan namluya yürüyor’’ dememi ilginç buldu.

‘’Anlamadım ağabey’’ dediğinde de güldük. Bana göre polislik mesleği ölüm dansının reklam spotuydu. Ölüm silah kılıfından çıktığında geliyorum der gibiydi.

‘’Ben o grubun içinde değilim ağabey’’ dedi.

Israrla ‘’Sen o grubun içindesin kardeşim’’ dedim…

Sohbet uzadı birbirimize meslek hayatlarımızdan karşılıklı kesitler sunduk.

Ben mesleğe 1982 kışında başladım. Bir tarihten sonra okul müdürlerinin beden dilleri benimle çalışmak istemediklerini hissettirdiler. Her sürgünüme ‘’Hem ağlar hem giderim’’ diyordum. Yıllık izne çıkan memurlar gibiydim. Neredeyse her öğretim yılında bavul toplamaktaydım.

1997 Eylül’ünde Eskişehir merkezden Mahmudiye ilçesine sürgün gönderildiğimde aynı yıl Bölge İdari Mahkemesine başvurarak haksız tayine itiraz etmiştim.

Davayı kazandım. 1998–99 Öğretim yılı başında ilçeden tekrar merkeze alındım. On altı yıllık öğretmendim. Müdürlük inisiyatif kullanarak başımı belaya sokmayayım diye evime yakın küçük bir okula atadı. Norm kadro mevzuatına göre haftalık on beş ders saatini doldurmadığım için ikinci bir okulda da görevlendirildim.

Arkadaşımın liyakat üzerine verdiği söylev aslında devlete çalışan herkes için geçerliydi.

Örneğin ben; gülen öğretmen olduğum için öğrencilerim beni farklı nüansla severdi. Öyle ki ana sınıfı öğrencileri dahi teneffüs zili çalar çalmaz bahçede beni ararlardı. Öğrencilerin bu yoğun sevgisi diğer öğretmenlerin ve idarecilerin dikkatini çekmekteydi. Adım okulda şarkıcı öğretmen, şiir okuyan öğretmendi.

Yıl 1998. Sürgünden dönmüşüm. Eğitim öğretim yılının henüz üçüncü haftasındayız. Çocuklarla haftada üç saatten toplam dokuz saat birlikte oluyorum. Dersimi bitirdim tam okuldan ayrılacağım esnada misafiri olduğum okulun müdürü makamına çağırttırdı. Müdürler suratımı görmekten haz etmezlerdi. Benimle ne zaman görüşmek isteseler içimden yine bir halt etmişimdir diyordum.

Karşısına geçip oturdum. Oradan buradan ortadan derken konuya girişi üç dakika kadar sürdü. Dayanamadım

‘’Müdürüm de hele. Konuşulacak konu var ki beni çağırdın. De hele yine ne halt ettim?’’

Hayatım varoş okullarında görev yapmakla geçtiği için öğrencilerime her defasında ‘’Ben sokaklardan geldim çocuklar, sizin yetişmeniz konusunda anne babalarınız gibi düşünemeyebilirim’’ derdim. Bana göre savaş meydanlarda kazanılırdı. Çocuklarıma sürekli kaybetme lükslerinin olmadığını hatırlatırdım. ‘’Hayatınız savaş meydanında geçmekte, unutmayınız düşmanınız dört mevsimdir. Üşüyeceksiniz, terleyeceksiniz. Vazgeçme, yenilme hakkınız yok. Korkmayacaksınız’’ derdim.

Müdürün yüzüne pür dikkat bakmaktayım. Karşımdaki adam Karadeniz fıkracısı suratıyla bende yalan yok demeye hazırdı. Bir türlü söze giremiyordu. Kem küm etmesi resmen trajikomikti. Karşımda konuya nasıl gireceğini bilemeyen bir müdür vardı.

Sonunda ‘’Bu semtin çocukları’’ diyerek söze girdi. Mahallenin sosyoekonomik özelliklerini tanıttı. Müdüre bu defa ismiyle hitap ederek konuya girmesi için ısrar ettim. Sonunda giriş cümlesine itibarlı kelimeleri dizerek konuşmasını sürdürdü.

‘’Resul Bey siz derslerinizde çocuklara farklı tanımlamalarda bulunuyormuşsunuz’’ dedi.

Bilmeceyi anında çözdüm. Devletin gayriciddî yüzü karşımdaydı. Adam yeraltı örgüt üyesi gibi sürekli siyah giyiyordu. İçimden bu sohbetin tadını çıkaracayım dedim.

‘’Nasıl tanımlamalar yapıyormuşum müdür bey?’’

Çocuklara sık sık maydanoz suratlı, kaynanam suratlı ve Yahudi suratlı diyormuşsunuz. Benzer farklı sözcükler de kullanıyormuşsunuz.

‘’Örneğin?’’

‘’Örneğin şair suratlı diyormuşsunuz’’

Gülerekten ‘’Bak bu iyiymiş’’ dedim.

‘’Evet, içlerinde iyi olanlar da var.’’

‘’Müdürüm en sevdiğim yakıştırmam güvercin yuvası suratlı çocuk demelerimdir. Bu deyişim size de ulaştı mı?’’

‘’Evet ya, o ne demek oluyor? Anlamı ne?’’

‘’Hiçbir şey demek oluyor, anlamı yok’’

‘’Ama bu tanımlar semtin çocukları tarafından çok yadırgandı. Veliler sizi bizzat gelip bana şikâyet ettiler. Sözcükleri eleştiri mahiyetinde kullanıyormuşsunuz.’’

Sözde aynı jenerasyonuz yani eski solculardanız. Bu vatandaş zamanla sistemin yalakası olduğundan zamanda ilin en başarılı idarecisi unvanına sahip oldu. Yani eğitim konusunda duayen. Şehirde ismen konuşuluyor.

Ben sürgündeki solcuyum. Camiada ismen şöhretim. Kurum içindeki müfettişlerce adım baş belası. Hâsılı filmin iyi çocuğu karşımda oturan okul müdürüydü.

Kamunun hakkımda verdiği hükmün alt metninde şunlar yazılıydı. ‘’Canına okuyun, kafasını ezin ki sağda solda fazla ötmesin’’

Garip olanı neydi derseniz gıyabımda verilen infaz talimatları sosyal demokratlar işbaşında oldukları halde kesintisiz uygulandı. Bu yüzden hangi yönetim iş başında olursa olsun ben hep diken üstündeydim. Amaçları bilindikti, bezdirip istifa ettirmekti. Zamanla tecrit edilme konusunda tecrübeli kazandığım için üzerime ordu gönderseler paniklemiyordum. Karşısında sakindim. Çünkü kaşarlıyım. Yine de operasyon için çok erken diyorum.

Gülerekten ‘’Müdürüm sen beni tanıyorsun. Ben sıradan bir öğretmen değilim. Derse gir çık tiplerden hiç değilim. Derse başlarken yüzüme en az on maske takarım.

Aslında her öğretmenin maskesi vardır. Öyle değil mi müdürüm? Yeri gelir anne oluruz, yeri gelir baba oluruz, arkadaşız, sevgiliyiz, dostuz, düşmanız. Amatör tiyatrocuyuz, şairiz, ressamız, heykeltıraşız en önemlisi birer pedagoguz, insanız. Benim branşım Fen Bilgisidir. Yani ben bilim adamıyım. Çocuklarıma ne, neden, niçin, nasıl, niye sorularını sorar aynı soruları sormaları için aşılama yaparım. Derste mutlaka şiir okurum yâda şarkı söylerim. Biliyorsun benim bir adımda şairdir. Tiyatro yapıyorum, şarkı söylüyorum Türkçeyi iyi konuşuyorum dahası çocuklarımıza gülümsüyorum. Öğrencilerime size Fen Bilgisi öğretmeye gelmedim çocuklar, size gülümsemeyi öğretmeye geldim derim. Okulunda üç haftadır varım. Çocuklar bu üç haftada beni sevdiler. Bana göre üç hafta bir öğretmeni suçlamak için çok erken. Bekleyip biraz daha izleseydiniz. Görmüyor musunuz okula geldiğimde görür görmez nasıl koşturuyorlar. Bahçe kapısında iken karşılıyorlar. Uğurlarken yine kapıdan yolcu ediyorlar. Öğrencime maydanoz suratlı diyorum. Evet, bizim en sevdiğimiz yeşillik maydanozdur. Kime söylemişsem seni maydanoz kadar seviyorum demek istiyorumdur. Kaynanam suratlı dememde ne isnat olabilir ki? Kaynanam çok güzel bir kadındır. Altı çocuk doğurmuş kadın, eşimin annesidir. Ben bu sözcüğü çocukluğumdan beri kullanırım. Bugüne kadar hiç tekzip almadım.’’

Müdür bey dinlemede kaldı. Konuşmam bittiğinde geri adım attı mı? Hayır, farklı format kullanarak öğretmenliğimi övdü, sırtımı sıvazladı. Sonra müdür olduğunu hatırlattı.

‘’O nahoş sözcükleri kullanmamaya çalışın hocam’’ dedi.

O gün beş yüz metre yürüme koridorunda olan diğer okulda da iki saat dersim vardı. Derse sorunsuz girdim. Tam okuldan ayrılacaktım ki nöbetçi öğrenci infaz pusulamı elime tutuşturdu. Müdürüm beni huzuruna istiyordu.

Müdürlerim ne zaman benimle görüşmek istemişlerse tepeden tırnağa titremişimdir. Mümkün olsa müdürlerin yüzlerini görmeden emekli olmak isterdim.

Ablam diye hitap ettiğim Atatürk sevdalısı müdüre hanım beni ne diye huzuruna çağırtmış olabilirdi ki? Göreve aynı günlerde başlamıştık. Okulun öğretmen kadrosunu tanıyorum. Kim kimdir bilmiyorum. Lakin onlar beni biliyorlar. Okulda faşist, gerici öğretmenler vardı. Tetikçi dediklerim ilk gün itibaren varlığımdan rahatsız oldular. İlk günden rengimi yüzlerine haykırdığım için tetikteler.

Kendini o gün savcı yerine koyan müdürümün karşısına geçip oturdum. İlginçtir ikinci müdürde konuya giriş yapmakta zorlandı.

Sonunda dayanamadım ‘’Söyle müdürüm ne diyeceksen de, bugün yeterine kaşarlıyım. Biraz önce ilk zılgıtımı diğer okulun müdüründen yedim. Şimdi sizde söze nasıl gireyim diye bocalarsanız içimden derim ki bu ikisi aralarında sözleşmişler canıma ayrı ayrı okuyacaklar.’’

Konuyu anlattım. Meslektaşını edepsizlikle suçladı, beni övdü. Ve sonunda baklayı çıkardı. Direkten;

‘’Sizden şikâyetçi velilerimiz var Resul Bey’’ dedi.

Okullar açılalı henüz üç hafta olmuş. İki okulda görevliyim. Aynı gün iki okul müdürü tarafından sorguya çekiliyorum. On altı yıllık öğretmen nasıl bir kusur icra etmiş olmalı ki benzer operasyonla kulağım çekilmek isteniyordu?

‘’Ne yapmışım müdürüm?’’

‘’Bir kız çocuğuna elimden tut dedikten sonra bu kız çocuğuna beni hisset demişsiniz’’

‘’Nerede demişim?’’

‘’Sınıfta!’’

‘’Yalnız mı yoksa diğer öğrencilerde var mıymış?’’

Resmen şoktayım. Aldı mı beni bir düşünce. Düşünüyorum, okulda altı ve yedinci sınıflardan birer şube var. Her sınıfta otuz öğrenci var. Yarısı kız öğrenci olduğuna göre toplam otuz çocuktan hangisi benim cinsel arzularımı tahrik etmiş olabilirdi ki? O sözleri paylaştığım kız çocuğunu öğrencilerin arasından saptamaya çalışıyorum. Sonuç almam mümkün değil. Bir kere eylemde kullanılan sözcüğün benim lügatimde yeri yok. Dağarcığımda mevcut olmayan kelime dizilerinden biri diyorum. Haznem zengin olmasına karşın ağzımdan böyle bir cümle çıkmazdı. Bu sözler kesin bana ait değildi.

Öğrencilerime aşkım, bebeğim, güzelim diyerek hitap eden bir öğretmenim. Benzer sözcükleri doksanlık dedeye, neneye, gençlere söylemişliğim var. Var da beni hisset sözcüğünü söylemiş olamam. On bir, on iki yaşında bir kız çocuğuna ne diye bunları söyleyeyim ki. Sapık mıyım ben?

Karşımda oturan Demokrat, Atatürkçü kadın müdür bakkalın borç defterinden adımın geçtiği sayfayı bulmuş borcumu ibraz ediyor gibiydi.

Telaffuzu tuhaftı. ‘’Çek yayı, fırlat oku denk gelirse ölür’’ diyordu. Ne yapmak istediğini anlamam mümkün değildi. Birden ciddileştim.

‘’O velileri istiyorum hocam. Her birini istiyorum. Velileri tek tek okula çağıracaksınız, karşımda oturacaklar. Çocuğu da getireceksiniz herkesi dinleyeceğim. Eğer bu talebimi yerine getirmezseniz konuya dâhil kim varsa siz dâhil herkesi mahkemeye vereceğim. Söyler misiniz kimsiniz siz? Bana ne yapmak istiyorsunuz. Birkaç saat önce saçma sapan konudan dolayı okulun aptalı tarafından resmen sorguya çekildim. Adamın iğrenç suratına yumruk atmamak için zor tuttum kendimi.

Şimdi de ablam dediğim idarecim diyor ki hocam öğrencinize sarkıntılık etmişsiniz. Hem bunu yüzüme söylüyorsunuz sonra da kalkıp Resul Hocam ben sizi iyi tanıyorum siz çok farklı öğretmensiniz diyorsunuz. Siz bana kumpas mı kuruyorsunuz hocam? Üç haftada şikâyete konu olabilecek ne olabilir diye sürekli düşünüyorum. Bir tane ima bulamıyorum’’ der demez

‘’Ama Resul Bey sizden çok sayıda şikâyetçi var’’ demez mi?

‘’İyi, o halde hepsini karşıma getirin yüzleşelim. Dinleyelim bakalım olay nasıl olmuş’’ deyince çark etti. Önce ‘’Aslında o kadar da çok değiller. Birkaç veli geldi. Ben kendilerine gerekli uyarıyı yaptım, öğretmenimi korudum’’ dedi.

‘’Olsun, siz şikâyetçi olan velileri yine de çağırın. Her biri ile yüzleşmek istiyorum’’ deyince dilindeki şikâyetçi sayısı birden bire indi. Sonunda pazarlıkla beni sakinleştirdi. Şahısları kendisinin ikna ettiğini söyleyerek beni gönderdi. O gece sabaha kadar uyuyamadım.

Çocuk annesine koşarak ‘’Öğretmen elini tutmamı istedi sonra da beni hisset dedi. Öğretmen galiba sapık anne’’ demiş. Bütün gece beni sapık ilan eden öğrencimi teşhis etmekle geçirdim. Mutlaka hesabını sormalıydım

Arkadaşıma yaşadığım bu iki örneği anlattıktan sonra yaşadıklarıyla ilgili ‘’Hiç kafana takma. Olanları içinde yoğalt. Empati kur, özümle sonra da gül geç’’ dedim.

Arkadaşım kendi üzüntüsünden sıyrılıp uzaklaşırken beni şikâyet eden kız çocuğunu merak ettiğini hatırlattı.

‘’O gün okul müdürüne beni şikâyet eden çocuğu ve ailesini mutlaka istiyorum dedim. O gün aramızda farklı büyüklükte çerçevesiz ardışık sayılar kullanıldı. On altı yıllık meslek yaşamımda her fotoğrafın arkasını görmeyi başarmışımdım. İnan öncesinde ve sonrasında benzerleriyle onlarca kere yüzleştiğim için mesleki vesikamda bin çeşit vasfım yazılıydı. Velisi ile çocuğu okula getirilmedi ama çocuğu ben kendim buldum. Okulda 6.7.8 sınıfların tek şubesi vardı.

Olayın gerçekleştiği güne ve saate ulaştım. Müdür, ‘’İlk gün, ilk ders saatinde yaşanmış’’ deyince çözüme yaklaştım.

Ertesi gün adı geçen sınıfa dersim vardı. Derse başladım. Konuyu işliyorum lakin aklım çocuktaydı. Bir yandan öğrencileri izlemeye aldım.

O gün konuya nasıl giriş yaptığımı anımsadım. Öğrenciler benim dersimi ilk beş yıl Hayat Bilgisi olarak okudular. Altıncı sınıfa geldiklerinde Hayat Bilgisinin adı Fen Bilgisi oldu.

O gün öğrencilerine Hayat Bilgisi adının neden Fen Bilgisi olarak değiştiğinin gerekçesini anlattım. Dersin bilimsel açılımını yaptım. Fen Bilgisini tanımladım. Fen Bilgisi doğa olaylarını anlatır dedim. Fen Bilgisi dersinde Fizik, Kimya, Biyoloji konularını işleyeceğiz dedim. Örneğin dedikten sonra şimdi herkes el ele tutuşsun çocuklar dedikten sonra en ön sırada bana en yakın oturan kız çocuğuna elimi uzatarak elimi tutmasını söyledim. Yönelttiğim soru şuydu. Ne hissediyorsunuz? Diğer soruların arasında elini tuttuğum çocuğa ‘’Elimi hisset, yâda beni hisset’’ demiş olabilirdim. Öğrencim öğretmen masasının hemen önündeki sırada oturuyordu. Öğrenci kız değil de erkek olsaydı aynı soruyu ona da yöneltirdim. Buraya kadar her şey normaldi. Vahim olanı sonrasında yaşananlar. Öğrencim eve gidince ‘’Öğretmen elimi tut, beni hisset dedi anne’’ demiş. Sözcüğün eki de var, üstüne ‘’Bu öğretmen galiba sapık anne’’ demiş.

Okulda görev yaptığım üç yıl boyunca öğrencinin kimliğini tespit etsem de tek söz etmedim. Her göz göze gelişimizde etkilenmemiş gibi davransam da üç yıl boyunca içimdeki acıyı eksiltemedim. Bu bana yapılan bir tür kumpastı dersem abartmış olmam. Fetöcü ekip iyi çalıştı. Cadı kazanının ateşi üç yıl süresince sürekli harlandı. Okul zaten avuç içi kadardı. Toplam altı adet branş öğretmeni vardı.

Üç yılın sonlarına doğru biletimin kesildiğini hissettirdiler. Acılarımın çoğaltıldığını fark eden bir öğrencim dayanamadı herkesin içinde konuştu. ‘’Sizi çok iyi anlıyorum öğretmenim. Siz çok iyi bir öğretmensiniz. Size karşı yapılanları kesinlikle hak etmiyorsunuz. Biz her şeyi biliyoruz öğretmenim. Ben ve arkadaşlarım sizin yanınızdayız’’ dedi. Mezuniyetlerine günler kala tüm tozlu raftaki hikâyeyi isim vermeden ilk defa anlattım.

‘’Biz bu arkadaşımızı da biliyoruz öğretmenim’’ dediler.

Olayın kahramanı kız öğrencim o anda sınıfta… Tepkisini almak için kaçamak bakışlar yönelttiğimde göz göze geldik. ‘’Adını söylemiyoruz çocuklar. Ben üç yıl boyunca arkadaşınızın pişmanlığını gözlerinde görmek için bekledim. Bir gün özür diler diye umdum ama dilemedi. Ben onunda üzgün olduğunu hissediyorum’’ dedim ve olay kapatıldı. Arkadaşım sonu merak ederek

‘’Gelip özür diledi mi?’’ dediğinde

‘’Hayır, dilemedi’’ dedim.

Sıra polis arkadaşımın sorunundaydı. Hayatın sosyolojisinden küçük bir kesit sunmuştum. Oysa polis kardeşim kendi konusunun öneminde ısrarlıydı. Yirmi liralık rüşvete suçüstü yaptım demişti. İstiyordu ki kurumu bu davranışından dolayı kendisini taltif etsin taçlandırsın.

‘’Beni Narkotik ten alıp karakola verdiler hocam’’ dediğinde de güldüm.

‘’Sen kabuğu soyulmamış siyah turpsun Bekir. Siyah turpun Botanik özelliklerini herkes bilmez dostum. Ancak bazıları yaydığın o asit kokusunu sevmiyor olabilir Bekir im. Sen, ben buyum dediğimiz için her yerde satılmıyoruz. Diyelim ki her yerde satılıyoruz da alıcımız pek yok. Zorla ben şifalıyım ben alınız diyemeyiz. Sen ve ben gibiler eksiksiz, duyarlı ve uyanık kalmak zorundayız dostum. Dışarıdan bakıldığında rengimizden dolayı kaba saba görünüyoruz. Örneğin ben nerede hata yaptım biliyor musun? Herkese güvendim. Yüzüme karşı sizi seviyorum diyen düşmanıma dahi güvendim. Sen sen ol kimseye güvenme. Sen siyah turpsun. Asit salgılamaya devam et. Bırak meslektaşların seni gördüklerinde burun deliklerini kapatsınlar. Bırak varlığın karşı tarafı tedirgin etsin. Ben yıllarca milli eğitimin baş belası olarak anıldım. Bu baş belası sözcüğü kendilerinin yakıştırmasıydı. Sende baş belası ol. Çünkü çakallar uykularında koku sıçratmayı severler… Yılkı Atlarına gelince bu hayatta mucize imkânsız değildir. Bak bana ne yaptılar ne ettilerse başaramadılar. Ölmedim. Yılkı atları kolay ölmezler…

s.ç

 

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Stork Tours Ankara
Haberin kalemi youtube

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL