Kutlu Altay

Kutlu Altay Kocaova yazdı: Türkçüler Günü

PaylaşTweetlePaylaşPin0 PaylaşımlarTÜRKÇÜLER GÜNÜ   İlk kez bir 3 Mayıs’ı evde geçireceğiz. Baharın bu güzel günlerinde, böylesi güzel bir havada üstelik… İlk defâ Atsız’ın, Sançar’ın kabrini ziyâret edemeyeceğiz. Hayât böyle bir..

Kutlu Altay Kocaova yazdı: Türkçüler Günü

TÜRKÇÜLER GÜNÜ

 

İlk kez bir 3 Mayıs’ı evde geçireceğiz. Baharın bu güzel günlerinde, böylesi güzel bir havada üstelik… İlk defâ Atsız’ın, Sançar’ın kabrini ziyâret edemeyeceğiz. Hayât böyle bir şey işte… Yapacak bir şey yok. Bu yüzden de daha önce sık sık yaptığım gibi 3 Mayıs Türkçüler Günü’nü yazarak anacağım.

 

Hocam, “Türkçüler toplu veya yalnız, her yerde 3 Mayıs’ı analım. Analım ve Kür Şad’ın hatırasını yüceltelim” demişti. Bu gün toplu olarak anıldığında daha anlamlı olsa da, bu sene yalnız olarak anacağız. Gerçi bedenen yalnız olsa da, fikren Türkçülerle berâber olacağız. Anacağız ve Kür Şad’ın hâtırâsını yücelteceğiz.

 

3 Mayıs Türkçüler Günü, Türkçülük düşüncesine bağlı olanların günüdür ve tam olarak merkezinde de Atsız Hoca vardır. Bilindiği üzere Atsız – Sabahaddin Âli restleşmesinin sonuç noktasını oluşturmuştur. Dolayısıyla Atsız gibi düşünenlerin, Atsız’ın izinden gidenlerin, Atsız’ın verdiği isimle ananların günüdür. Yâni “Millîyetçiler Günü”, “Türkçülük Günü” ya da “Türkçülük Bayramı” olarak anılması kabûl edilemez. Zîrâ Atsız Hoca, “Bundan sonra 3 Mayıs Türklerin günüdür. Ona bir bayram diyemeyeceğiz” demiştir. Dolayısıyla 3 Mayıs Türkçüler Günü anılacaksa, bu Atsız Hoca’nın istediği şekilde, verdiği isimle olacaktır.

 

Kayıtlara “Irkçılık Tûrancılık Dâvâsı” olarak geçse de, dâvânın asıl sebebinin Tûrancılık olduğu ortadadır. Çünkü dönemin yönetimi, esâs olarak kendisini Türkçü olarak ifâde etmekteydi. Başbakan Şükrü Saracoğlu, “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız” demişti. Böylece Türkçü olduğunu söylemekle birlikte, Türkçülüğünün ırka dayalı olduğunu da ortaya koymuştu. Ama işte, gelin görün ki, 3 Mayıs 1944 olayları olduğunda da, İsmet İnönü, o ünlü “19 Mayıs 1944 Nutku”nu söylediğinde de başbakanlık koltuğunda kendisi vardı. Ancak bu şaşırtıcı değildi. Dönemin önde gelen yandaş kalemlerinden Fâlih Rıfkı Atay, Türkçülerin kendileri olduğunu, Türkiye Türkçüsü olduklarını, yargılananların ise Türkçü değil, ırkçı ve Tûrancı olduğunu söylüyordu.

 

            Maâlesef, bu coğrafyada etkili bir muhâlefet varsa, onların türlü suçlamalarla saha dışına atılması yaygın görülen bir durumdur. İzmir Sûikasdinden başlarsak, Ergenekon ve Balyoz günlerine kadar pek değişen bir şey yoktur. Bir zamanlar Ergenekon ve Balyoz dâvâları hakkında Taraf ve Zaman gibi Fethullahçı paçavralar, savcılık iddiânâmesi gibi çalışırdı. 1944 mahkemelerinde ise Sabahaddin Âli, bunu “İçimizdeki Şeytanlar” kitâbıyla yapmıştır. Kitâbı okuyanlar, 1944 mahkemelerindeki suçlamalarla, 1940 yılında basılan Âli’nin eseri arasındaki benzerliği görecektir. Zâten aynı yıl, Atsız Hoca, aynı isimle, 14 sayfalık bir reddiye yazarak karşılık vermiştir. İçimizdeki Şeytanlar adlı romanı okuyan herkes, Atsız, Togan gibi isimlere karşı nasıl bir saldırgan tavrın olduğunu görecektir.

 

            Peki, Türkçü olduğunu söyleyen dönemin yönetimi, neden Türkçüleri hedef alma, onlara saldırma gereği hissetti? Bunun üzerinde durmamız gerekir. Çünkü bu, bir düşüncenin özgürlük mücâdelesidir. Bilindiği üzere gerek Gök Alp, gerekse de Akçura ile birlikte Türkçülük, genelde devletle birlikte hareket etmiştir. Ancak Atsız ile birlikte Türkçülük, muhâlif bir karakter kazanmış ve doğrudan devlet gücüne karşı bir yapıya dönüşmüştür. Devletin dayattığı Türkçülük anlayışı reddedilmiştir. Bunun getirdiği mücâdelenin yanında, 2. Dünyâ Savaşı’nı SSCB’nin kazanacağının belirginleşmesi de saldırının boyutlarını arttırmıştır.

 

            Sovyetler için ırkçılık bir tehlike değildir. Meselâ Mahmut Esat Bozkurt, Türkiye târihinin en radikal ırkçısı olmasına rağmen, hiçbir şekilde ondan rahatsızlık duyulmamıştır. Hattâ Atatürk döneminde Adâlet Bakanlığı yapmıştır ya da 1934 târihli ırkçı bir yapısı olan İskân Kânûnu, dâvâ sürecinde bile gündeme gelmemiştir. Kimse, mâdem bu insanlar, bu kadar tehlikeli, neden böyle bir yasamız var, dememiştir. Çünkü ırkçılık, dış politika açısından tehlikeli değildir. Tehlikeli görülen Tûrancılıktır.      

 

            Öyle ki, Sovyetler, Türkiye’nin her hareketinden şüphelenmişlerdir. Fahrettin Altay Paşa, Atatürk tarafından Sovyetler Birliği’ne gönderildiğinde Varoşilov’un Altay soyadını duyunca sarardığını ve “Bu Altay adı, nereden çıktı” dediğini anlatır[1]. Bu küçük örnek bile Sovyetler Birliği açısından Tûrancılığın nasıl göründüğünü göstermektedir. Dolayısıyla dönemin Türkiye yönetimi, 2. Dünyâ Savaşı’nın bir kısmında Alman yanlısı görünmesinin de etkisiyle, Tûrancıları ezerek Sovyetler Birliği’nin muhtemel öfkesinin önüne geçebileceğini düşünmüştür. Hattâ Kırım Sürgününe sessiz kalmak, Tahmaskapı olayı (yanlış bir şekilde Boraltan diye bilinir) gibi durumlar da benzeri sebeplere dayanmaktadır.

 

            Yâni Türkiye Cumhûriyeti’ni yönetenler, Sovyetler Birliği’nden gelebilecek bir tepkiyi kesebilmek için her türlü zulmü yapmakta ya da gözünü kapatmakta en küçük bir tereddüt etmemiştir. Türkçüler, işkencelerden geçirilmiş, maâşları ödenmemiş, açığa alınmış ve âileleri dağıtılmıştır. Atsız Hoca’nın Selâm adlı şi’rinde dediği gibi;

 

         

            Ey ekmeği alınanlar! Selam sizlere!
Ey rütbesi çalınanlar! Selam sizlere!
Kardeş yahut arkadaştır diye evleri,
Ocakları dağıtılan ülkü devleri,
Selam size! Üstünüzde bütün bakışlar,
Bir gün olur tarih sizi elbet alkışlar!

 

            Ekmekleri alındı, rütbeleri çalındı, evleri, ocakları dağıtıldı. En sonunda da evlâdları öldürüldü. 3 Mayıs’tan bahsederken, Afşın’dan söz etmemek olur mu? Nejdet Sançar’a, Reşîde yengeye evlâd acısı yaşattılar. Reşîde yenge, oysa açığa alınmamıştı, Zonguldak’ta öğretmenlik görevine devâm ediyordu. Ama sırf Nejdet Sançar’ın eşi, Atsız’ın yengesi diye maâşının üçte ikisini kestiler, üçte birini verdiler. Üstelik o sırada Reşîde yenge, Afşın’a hâmileydi. Yasal hakkı olan sağlık hakkını bile elinden aldılar. Neden? Çünkü Millî Eğitim Bakanlığı’nın o gösterişli ismi, büyük bakan, Hasan Âli Yücel öyle istemişti. Hâmile bir öğretmene zulmetmekten çekinmemişti. Bu yüzden doğduktan sonra yeterince beslenemedi, Afşın. Yeterince tedâvi edilemedi, yeterince sağlık hizmeti alamadı ve 16 yıllık ömrü, hep hastalıklarla geçti. Sonunda ise daha ömrünün bahârında, on altında yaşında bir fidan iken toprağa karıştı. Yâni 3 Mayıs’ın şehîdi oldu desek, yeridir.

 

            Dolayısıyla ne dönemin Cumhûrbaşkanı İsmet İnönü’den, ne başbakanı Şükrü Saracoğlu’ndan, ne de kraldan çok kral olan dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’den dâvâmız bitmeyecektir. Her zaman, her yerde, Türkçülüğümüzü anarken Türkçülüğün düşmânları olan zâlimleri de anacağız. Tıpkı, mahkeme salonunda zâlimlerin yüzüne haykıran Nejdet Sançar Hoca’nın dediği gibi;

 

“Türk ırkı sağ olsun…”

 

2 Mayıs 2021

Kutlu Altay KOCAOVA

[1]     Sorgun, Taylan, İmparatorluktan Cumhuriyete (Fahrettin Altay Paşa Anlatıyor), s.399, Kum Saati Yayınları, 5. Baskı, İstanbul

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

Stork Tours Ankara
Haberin kalemi youtube

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL